Parayla Mutluluk Satın Alınabilir Mi?

Ya da eskilerin deyişiyle “Parayla saadet olur mu?” Geçtiğimiz hafta #iksohbeti‘nde masaya yatırdığımız ‘İşyerinde Mutluluk’ kavramı hakkında konuşurken çok yaygın olan bir yanlış algı tekrar su yüzeyine çıktı: İşyerinde Mutluluk eşittir Maaş. Oysa mutluluk maaştan ve maddi konulardan çok öteye bir olgu…

Çalışana ödenen ücret esas itibariyle bir hijyen faktör. O olmadan zaten işveren-işçi bağından söz etmek mümkün değil. Ama sadece maaşla bir çalışanı işyerine bağlamayı düşünmek de düpedüz hayal. Belki her gün işe gelip, masasında oturması sağlanabilir, ama o çalışan ne kadar verimli, ne kadar üretken olur? Günün sonunda şirketini ne kadar ileriye taşıyabilir?

Maaş haricinde şirketler çalışanlarına çok ciddi oranlarda motivasyon bütçeleri de harcıyorlar. Bunun belki de gelmiş geçmiş en uç örneğini geçtiğimiz hafta gördük. Dünya’nın en zengin işadamlarından Çinli bir patron, şirketindeki tam 6400 çalışanını Fransa’ya tatile götürmüş. Paris ve Nice’te yüzlerce otelde yapılan binlerce odalık konaklamalar, Fransa’nın başkenti ve Cote d’Azur’da şehir turları… Hepsi birlikte, tatil için toplam 33 milyon Euro (yaklaşık 100 milyon TL) harcanmış.

enhanced-11183-1431333974-5

Peki maaşlar ve motivasyon harcamaları ne kadar etkili oluyor? İki gün, bir hafta, üç ay…? Seneler önce İngiliz müzik grubu Beatles, aslında konuya son noktayı açık ve net bir şekilde koymuş: “Money can’t buy me love.” yani “Para bana aşkı satın alamaz.” HAY Group’un geçtiğimiz yıllarda düzenlediği bir Bahar Konferansı’nın teması da “Aşk mı? Para mı?” üzerineydi. Hazırlanan bir videoda sokaktaki insana bu soru yöneltilmişti. Verilen yanıtlar %50-%50 dengeli ayrılmış gibiydi; yani ortaya çıkan genel kanı aslında her ikisine de ihtiyaç duyduğumuzdu. O halde tek başına para yeterli olmuyor, biraz aşk da lazım!

İşyerlerinde çalışanları motive eden, onları şirketlerine bağlayan, işleri için emek vermeyi, çabalamayı, çalışanın işine kendisini vermesini, tutkuyla çalışmasını, işinde üstün performans sergilemesini sağlayan şey para değil, mutluluk…

Çalışana dokunan, çalışanı mutlu eden şeyler de çoğu zaman bütçesiz, manevi şeyler. Örneğin, geçtiğimiz günlerde kutlanan Anneler Günü. Elbette şirketteki annelere birer çiçek, birer kutu çikolata da alınabilir. Fakat iki gün sonra verilen çiçek solduğunda, kutudaki çikolatalar bittiğinde geriye ne kalacak? Aslolan çalışanın kalbine seslenen, onu değerli hissettiren şeyler yapabilmek.

İlla özel günlerde de değil, bunu her zaman yapabilmek, sürekli kılabilmek gerekir. İngilizce’de “It’s the little things that count” denir, yani küçük şeyler bir araya geldiğinde esas etkiyi yaratır. Ya küçük ‘önemsiz‘ şeyler üst üste geldiğinde insanı bir patlama noktasına getirir, ya da küçük ‘önemsiz‘ şeyler birbiri ardına gelir ve o ortamda mutluluk, güven, sevgi ve bağlılık yaratır.

En basitinden her sabah karşındaki insana güleryüzle “Günaydın” demek. Güne pozitif bir şekilde başlamak ve bu enerjiyi başkalarıyla paylaşmak o kadar etkili ki… Fransız tatil köyleri Club Med’de çalışan tüm gençlere (GO: Gentil Organisateur, yani Kibar Organizatörler) söylenen ilk kural şu: Diğer çalışanlar veya konaklayan müşterilere, yani köyde karşılaştıkları herkese mutlaka ama mutlaka güleryüzle ve günün saatine uygun bir şekilde “Merhaba”, “Günaydın”, “İyi Günler”, “İyi Akşamlar”, “İyi Geceler” demeleri gerekiyor.

Güleryüzlülük ve pozitif enerji gibi, yardımseverlik, teşekkür etmek ve ikramda bulunmak da İşyerinde Mutluluk için önerilenler arasında. Belki çok basit gözüken tavsiyeler; aslında yapması bir o kadar da basit olan, fakat yoğun iş temposunda çoğu zaman atlanılan ve modern yaşantıda unutulmaya yüz tutmuş değerler. Stresli ve yoğun tempoda yürüyen iş dünyasında bu değerler çoğaltılırsa, çalışanların birbirine yaptıkları iyilikler artarsa esas o zaman mutluluk o ortamda, yani işyerinde yayılır. Esas o zaman çalışanlar verimli ve üretken olurlar, esas o zaman şirketi uçururlar!

Çalışana elbette bir ücret ödenecek, fakat sadece maaş vererek olmaz… İşyerinde mutluluğu ve bağlılığı esas sağlayan, şirkette saadeti getiren bu küçük şeyler… Hatta çoğu zaman, çalışanlar bu küçük şeylerin yokluğunda, daha yüksek maaşlardan bile vazgeçebiliyorlar.

Mutlu Olduğun Yerde, Mutlu Çalış!

Pozitif Psikoloji ilkelerinin İnsan Kaynakları literatürüne yerleşmesiyle, şirketler daha başarılı iş sonuçları için öncelikle çalışanlarını mutlu etmeleri gerektiğini kavradı.

Cep telefonlarının akıllanması, masaüstü bilgisayarların el tabletlerine dönüşmesi, bulut bilişim teknolojisi, wi-fi ve gittikçe iyileşen (daha da iyileşecek olan) mobil internet sayesinde çalışanlar artık istedikleri yerden, istedikleri zaman e-maillerine erişebiliyor, ofislerine ‘bağlanabiliyorlar’.

Teknoloji çalışanların hayatlarını kolaylaştırırken, metropol koşullarında gittikçe artan trafikle birlikte iş-yaşam dengesini korumak ise günden güne zorlaşıyor. Hal böyleyken, İşte Yaşam olgusunu desteklemek üzere şirketler bir bir Esnek Çalışma pratikleri uygulamaya başladı. Kimisi şirkete giriş-çıkış saatlerini çalışanın kendi belirleyebileceği Esnek Saatler uygulamasını, kimisi de çalışanların belirli günler uzaktan bağlantıyla evden çalışma imkanı sağladığı Home Office uygulamasını başlattı.

Esnek Çalışma bugüne kadar şirketlerin sadece İşveren Markası stratejilerinde kullandığı bir olguydu. Ama artık hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olmasıyla İnsan Kaynakları’ndan Pazarlama departmanlarına da sıçrayıp Tüketici Markası reklamlarına da konu olmaya başladı!

HP Mutlu Olduğun Yerde Çalış

HP, 360 derece dönen ekranı sayesinde hem dizüstü bilgisayar, hem tablet olarak kullanılabilen yeni esnek bilgisayarını “Mutlu Olduğun Yerde Çalış” sloganıyla duyurdu. İlanda kullanılan görselde kot pantolon ve spor ayakkabıları giymiş bir beyaz yakalı, deniz kenarında ayaklarını uzatıp ‘mutlu olduğu yerde’ uzaktan keyifle çalışmanın tadını çıkarıyor.

Reklam kampanyasıyla yeni bilgisayarını tanıtmanın yanında, HP Avrupa’daki tüketiciler için bir yarışma da düzenlemiş. #WorkHappy hashtag’ini kullanarak HP’nin sosyal medya hesaplarına ‘Mutlu Olduğu Yerde Çalıştığı’ fotoğraflarını paylaşan katılımcılar, yarışma süresince her hafta birer tablet kazanma şansını yakalıyorlar.

ABD’de ise benzer bir şekilde #workfromhappyplace hashtag’ini kullananlar, HP’nin sosyal medya hesaplarında fotoğraflarıyla beraber esnek çalışma hikayelerini de paylaşıyorlar. Böylece insanların birbirlerinden ilham alarak, ofis dışında farklı yerlerde çalışırken mutlu olabilmeyi keşfetmeleri amaçlanıyor.

Sitede esnek çalışma hakkında bazı enteresan istatistikler de yayınlanmış; örneğin,

  • Çalışırken yürüyüşe çıkmak yaratıcılığınızı ortalama %60 arttırıyor,
  • Ofis çalışanlarının günde ortalama 73 kez işleri bölünüyor,
  • İnsanların en iyi fikirlere ilham buldukları 5 yer: duşta, uykuda, arabada, yürüyüşte, sporda.
  • Ofis dışında çalıştığınızda %43’e kadar daha yaratıcı oluyorsunuz.

hpfastfacts

HP’nin globalde başlattığı ve ülkemizde de yayınlanmaya başlayan ‘Mutlu Olduğun Yerde Çalış’ kampanyası dünyanın artık bu yöne doğru gittiğinin bir göstergesi. Esnek Çalışma yakın bir gelecekte hayatın tartışmasız bir gerçeği olacağa benziyor, öyle değil mi?

Google’a mektup…

Haziran’ı neredeyse devirmek üzere olduğumuz bu günlerde yaz sıcaklarının kendini iyice hissettirmesiyle, İK departmanlarının gündeminde şirkette yıllık izin planlamasının bir an önce yapılması varken, çalışanlar da patronlarından yıllık izin koparma peşinde.

Tam bu zamanlamaya paralel olarak, Amerika’dan yüzleri güldüren bir yıllık izin hikayesi geldi! Şirket ABD’de Great Place to Work – En İyi İşverenler listesinde arka arkaya üç yıldır birinci olan Google. Hikaye Google’ın neden bu listede bir numara olduğunu hemen gözler önüne seriyor. Talebin şekli ve naifliği karşısında şirketin cevabı da aynı oranda samimi ve içten yazılmış.

Yıllık izin talebi sanılanın aksine çalışan tarafından değil, çalışanın küçük kızından geliyor! Üstelik el yazısıyla pastel boyalarla yazdığı bir mektupla!

20140625-194753-71273096.jpg

Babası Google’da çalışan küçük Katie, mavi renkli pastel kalemlerle şunu yazmış:
“Sevgili Google çalışanı,
Babam işe gittiğinde, ona bir günlük izin verebilir misiniz? Mesela Çarşamba günü izin kullanabilir mi? Çünkü babamın SADECE Cumartesi’leri bir günlük tatili oluyor.”

Katie,
Not: O gün babamın DOĞUM GÜNÜ!
Not 2: Şu an yazın biliyorsunuz”

20140625-194953-71393605.jpg

Küçük Katie’nin kısa sürede tüm dünyada viral olan bu sevimli mektubuna işte Google’ın cevabı:
“Sevgili Katie,

Düşünceli not ve talebin için teşekkür ederiz.

Baban Google ve dünyadaki milyonlarca insan için birçok güzel ve göze hoş gelen tasarımlar yaparken çok sıkı bir şekilde çalıştı.

Doğumgünü sebebiyle ve yazın bazı Çarşamba günleri izin kullanmanın önemini haklı bularak, babana Temmuz ayının ilk haftasını komple tatil zamanı olarak izin veriyoruz.

İyi eğlenceler!”

Amerika’daki internet sitelerinin Google’la görüşüp doğrulattığı bu haber bizlere bir kez daha İnsan Kaynakları (unutmamalı ki bütün yöneticiler bir İK’cıdır!) olarak yıllık izinlerden performans görüşmelerine, motivasyon etkinliklerinden duyurulara çalışanlarla bütün süreç ve temas noktalarında insancıl yaklaşımın ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. Şirket çalışanına insancıl davranırsa, çalışanlar müşterilere de aynı şekilde davranır ve bunun tek bir sonucu olur: başarı kaçınılmaz olur! (Google, En İyi İşverenler listelerinde birinci sırada ve dünyada milyonlarca insanın bilgisayarını açtığında gördüğü ilk sayfa…)

Mutluluğu Kendiniz için Değil, Başkaları için Arayın!

İnternette dolaşan bir balon deneyi hikayesi var, benim çok hoşuma gitti. Özel hayatınızla olduğu kadar, iş dünyası ve yönetim anlayışıyla da çok bağdaştığı için buradan paylaşmak istedim:

Bir seminer sırasında eğitmen, salonda bulunan 50 katılımcının her birisine tek tek birer balon vermiş ve siyah tahta kalemiyle kendilerine verilen balonların üzerine isimlerini yazmalarını istemiş. Balonları toplamışlar ve hepsini bir başka odaya koymuşlar.

20140531-231455-83695063.jpg

Katılımcılar biraz sonra bu ikinci odaya alınıp, kendi isimlerinin olduğu balonları bulmaları istenmiş. Bunun için beş dakika süre verilmiş, ama nafile. Kendi balonlarını arayan katılımcılar, verilen sürenin de daralmasıyla çılgınca balonlarını aramaya, hatta birbirlerine çarpmaya ve daha sonra balonumu bulacağım diye bibirlerini itmeye, ezmeye başlamışlar… Tam bir kaos durumu ortaya çıkmaya başlamış! Beş dakikanın sonunda da tek bir kişi bile kendi balonunu bulamamış.

Daha sonra katılımcılardan salondaki herhangi bir balonu alıp, üzerinde ismi olan kişiyi bulup ona vermeleri istenmiş. Bu sefer sadece birkaç dakika içinde tüm balonlar sahiplerini bulmuş!

Internette bu deneyin nerede, kimin tarafından yapıldığı yazmıyor, o yüzden referans veremeyeceğim. Fakat deneyin sonuçları çok çarpıcı. Gerçekleri çok somut ve net bir şekilde ortaya koyuyor.

Salt kendisini düşünen, kendi çıkarını gözeten kimse bu yolda başkalarıyla çarpışır ve istediğini elde etme noktasında zorlanır. Oysa başkasının iyiliğini düşünen, başkalarına yardımcı olanlar kollektif olarak daha kolay ve daha hızlı başarılı olurlar.

Tıpkı özel hayatta olduğu kadar iş hayatında da başarılı ve mutlu olmak için bencil ve kapalı olmak yerine her zaman yardımsever ve ekip anlayışıyla hareket etmeli.

Sürekli kendi balonunuzun peşinden koşmayın, her zaman başkalarının balonlarını bulmalarına da yardımcı olun!

Hafta Ortası Bir Günlük İzin

Beyaz yakalılar bu yıl, 23 Nisan ve 1 Mayıs’ın tam hafta ortasına denk gelmesiyle arka arkaya iki hafta birer gün tatil yaptılar. Kimi şirket ulusal tatilleri bir-iki gün uzatarak köprü yaptı, kimi çalışan ise kendisi fırsat bilip yıllık izninden kullandı ve ‘long weekend’ yani ‘uzun haftasonu’ yaptı.

Yılın başında takvimlere bakıldığında hemen işaretlenen, birkaç hafta öncesinden beklenilen, o aya girildi mi iple çekilen ve “Haydi artık bir an önce gelse” denilen hafta ortası tatilleri…

20140504-161319.jpg

Fakat geldi mi de, gerçekten dengeleri bozabilir, bünyeleri sarsabilir. İnsanı “Bugün hangi gün?” diye şaşırtabilir. “Bugün Salı mı gerçekten, yoksa neden bu kadar Cuma’ymış gibi hissediyorum?” Anlayacağınız, ‘Kartal görünümlü Şahin’ gibi arap saçı bir durum!

Şirket köprü yaptıysa veya çalışan izin kullandıysa sorun yok, fakat bir-iki gün ilave edilmediyse, hafta ortası tatilleri çalışanın dengesini bozabilir. Peki bir günlük ‘off’ en iyi nasıl değerlendirilir?

1) Günlük iş akışında onlarca e-mail alıyoruz. Inbox’umuzu şişiren, ‘Your mailbox is almost full’ ya da daha beteri ‘You cannot send your message. You may need to delete some’ gibi panikleten uyarılar almamıza sebep, bir kısmı zaten gereksiz olan e-maillerin birçoğunu saklamaya da ihtiyacımız yok. O e-mail deryasına dalmak, hak veriyorum meşakkatli bir iş. Güzel bir kahve ve müzik eşliğinde mailbox’unuzda bahar temizliği yapabilirsiniz!

2) Yoğun tempoda çalışırken ara ara yaptığımız işleri organize etmek ve önümüzdeki haftaların işlerine ön hazırlık yapmak gerekiyor. Bir günlük off’ta iş planlarınızda ne durumdasınız, iş takviminizde neler yaklaşıyor, sakin kafayla gözden geçirmek için işte size harika bir fırsat!

3) Hazırlamanız gereken bir proje sunumu veya hep ertelediğiniz bir rapor var, bir türlü üzerinde kafa patlatmaya vaktiniz olmuyor veya yoğunluktan, yorgunluktan eliniz değmiyor. Evde geç kalktığınız, ‘out of office’ bir gün… Gönül rahatlığıyla, zihin ferahlığıyla oturup işe koyulabilirsiniz!

4) İş-Yaşam dengesinin genelde unutulan, eksik bırakılan bacağı: aile ve arkadaşlar. En son ne zaman büyüklerinizle vakit geçirdiniz veya arkadaşlarınızla buluşup birlikte keyif çattınız? Yetişmeniz gereken bir toplantı veya iş dönüşü köprü trafiği olmayan koskoca bir gün!

5) Bütün bu önerilerin hiçbiri size cazip gelmediyse demek ki sizin ihtiyacınız olan son şık. Sabah telefonunuzdaki alarm çaldı, kapatıp uyumaya devam edin. Kendinizi tamamen zinde hissedene kadar, öğlen 12 mi saat 2 mi, yataktan hiç ama hiç çıkmayın. “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.” Gerçekten de öyle, dinlenmek için, pilinizi şarj etmek için, kafayı resetlemek için ihtiyacınız olan sabahtan akşama bütün bir gün. İyice dinlenin, çünkü yarın yine iş var!

Hafta ortası tatilleri işe döndüğünüzde yaz tatili sona eren ilkokul öğrencisi gibi hissettirir. Fakat iyi değerlendirebilirseniz, koca bir gün size ilaç gibi gelebilir!

Mutlu Etmek Büyük Bütçeler Gerektirmiyor

İnsan Kaynakları departmanları şirketlerinde çalışan bağlılığı yaratmak için dört döner, binbir planlama ve organizasyon ile etkinlikler düzenler, aksiyonlar alır.

Kimi zaman iki saatlik bir seminer için dışarıdan bir konuşmacıya çalışanına verdiği bir aylık maaştan daha fazla para verir, kimi zaman ofis dışında motivasyon toplantıları için bütçesinden büyük kalemleri bir çırpıda harcayıverir. Hele hele toplantı şehir dışındaysa, uçak ve otel masraflarıyla harcanan bütçeler daha da astronomik boyutlara varır.

Peki bu yöntemler hiç mi etkili değil? Yoo hayır, çalışanlarınız elbette mutlu olur. Kendilerini özel hisseder, “Bak şirketim benim için epey masraf yaptı, demek ki beni önemsiyor” derler. Fakat bu şart mı? Çalışan bağlılığı için illa büyük bütçeler mi gerekiyor?

Bağlılık yaratmak, çalışanlarınızı mutlu etmek küçük dokunuşlarla da mümkün. Çoğu zaman tüm hafta boyunca ofislerde iş arkadaşlarımızla, ailelerimizden bile daha fazla zaman geçiriyoruz.

Gün boyunca aynı ortamı paylaştığımız, birlikte yemek yediğimiz, fotokopi makinasında karşılaştığımız, koridorda yanından geçtiğimiz çalışanların yüzünü güldürmek, mutlu etmek, kalbine dokunmak için sayısız fırsat var. Servise bindiği andan itibaren çalışan deneyiminin iyileştirilebileceği birçok nokta var. Üstelik pek çok zaman küçük bütçelerle veya hiç bütçe gerektirmeyen küçük dokunuşlarla adım adım bağlılık yaratabilirsiniz.

En basitinden herkese güleryüzle “Günaydın”, “Merhaba” demek, karşındakinin halini hatrını sormak mutlu bir ofis ortamı yaratmak için atılabilecek ilk adım. Toplantı odasının masasına çiçek koymak bir anda toplantının havasını değiştirmeye veya ofise getirdiğiniz meyveyi, çikolatayı, tatlıyı masanızda tek başınıza yemek yerine büyük kaselere koyup iş arkadaşlarınızla paylaşmak onların yüzünü güldürmeye yeter.

Alın işte güzel bir örnek daha… Geçtiğimiz hafta, sabah servise binince karşılaştığım manzara:

servismendil

Servis şöförümüz herkesin koltuğunun önündeki cebe birer paket mendil koymuştu. Küçücük, minicik bir şey belki ama servis şöförünün görevinin ötesinde bizler için ekstra birşey yapmış olması, bizi düşünmüş olması çok mutlu etti. Şöförün günde yaklaşık üç saat aynı servis aracında birlikte zaman geçirdiği insanlar için mendil alıp koyması yüzümü güldürdü.

Mutlu etmek gerçekten de büyük bütçeler gerektirmiyor. Küçük bir dokunuş belki, ama ince bir düşünce olması etkileyici, insanda olumlu bir iz bırakıyor. Sadece servis şöförleri değil, tüm İK profesyonellerinin ilham alabileceği bir örnek. Serviste uykulu çalışanın yüzünü güldürmek mümkünse, ofiste yapabileceklerinizi düşünün.

Aradığın Denge “İş – Yaşam Dengesizliği”nde

İş-Yaşam dengesinin ideal oranı ne olmalı? %50-50 mi? %60-40 mı? Bunun sihirli bir formülü, altın oranı var mı? Hem işyerinde performansınızı yüksek tutup, hem de aile ve özel hayatınıza gerekli vakit ayırabilmek mümkün mü?

İş hayatında çalışan insanların her zaman aklının bir köşesinde yer almış olan bu sorular, sanırım günümüzde dizüstü bilgisayarlar ve akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle daha da sıkça sorulmaya başlandı. Yeni teknolojiler ve mobil çalışma imkanı iş yapış şekillerimizi kolaylaştırıyor ve hızlandırıyorken, bir yandan da çalışma saati kavramını altüst etmeye doğru gidiyor.

Eskiden çalışma saatleri denilince akla Pazartesi’den Cuma’ya, haftaiçi beş gün, saat 9-17 arası geliyorken, şimdilerde geceyarısı saat 1’de atılan e-mailler, haftasonu yetiştirilen raporlar iş dünyası profesyonelleri için standart birer norm haline geldi. Hele hele global ekonomik krizler şirketlere ‘Do More With Less’ anlayışını getirmişken, çalışanlar daha kısa deadline’larla daha çok iş yapmaya başladı.

Bütün bu yoğun ve hızlı iş yaşantısı akıp giderken kendimize ve sevdiklerimize hangi zamanlarda, ne kadar vakit ayırabiliriz? İş ve Yaşam arasında kesin ayrımlar olmayınca hem işinizde başarılı olmak, hem de arkadaşlarla bir araya gelmek, düzenli spor yapmak için vakit bulabilmek zor olabiliyor. Bu soruları ben de kendime sorarken, geçtiğimiz günlerde HBR Blogs’da okuduğum bir yazı İş-Yaşam Dengesi’ne olan bakış açımı değiştirdi.

Yazının ana fikri özetle şu: “İş-Yaşam Dengesi hakkında kafa yormayı bırakın, İş-Yaşam Dengesizliği’yle barışık olun, ona sarılın”. Gerçekten de çalışmadan bir yere varılmıyor, iş hayatında başarılı bir kariyer çok çalışmayı gerektiriyor. İş-yaşam arasındaki zaman sınırları gittikçe kaybolmaya başladığına göre, ikisi arasında denge kurmaya çalışmak artık bu devirde hata.

İş-Yaşam Dengesizliği’yle barışık olmanın püf noktası işinden keyif almak. İşini severek yapıyorsan, iş ortamından mutluysan, çalışma arkadaşlarınla iyi anlaşabiliyorsan ne kadar yoğun ve çok çalışıyor olsan da yaptığın işler sana angarya gibi gelmez. İşine bir iş olarak değil, bir kariyer olarak da bakıyorsan hele, yaptığın işlerin büyük resmini gördükçe çalıştığın fazla saatler ve yaptığın ekstra işler sana batmaz.

İşinden keyif aldıkça, hatta aileni ve sevdiklerini iş ortamına dahil edebildikçe (gerek ofise çocuğunu getirerek, veya sosyal ortamlarda ailecek de görüşerek), hem mutlu olup hem de başarılı olmak mümkün. HBR’daki blog yazısında dendiği gibi, “İş ve Yaşam arasında füzyon sağlamak varken, ikisini birbirinden ayırıp denge aramak niye?”

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: